Bize Ne Oldu... - ESRA AKSOY

Bize Ne Oldu...


Tarih, bizlere yol gösterir, ders verir, nasıl olup, nasıl olmamamız gerektiğini anlatır. Ve bizim öyle güzel bir
tarihimiz var ki; bilim insanlarına “Türkleri tarihten silsek tarih diye bir şey kalmaz” dedirtir. En önemlisi de
adaleti, hoşgörüsü, halkın refahı ve bilim, ilim alanında ki üstünlükleriyle dolu bir geçmiş var bizde. Bunları
anlatan hikâyeler yazılı kaynaklar var elimizde:
İstanbul’un fethinden sonra, Osmanlı askerleri, Bizans hapishanelerini kontrol ettiler. En ücra bir mahzende üç
papaz buldular. Alıp Fatih Sultan Mehmet Han’a götürdüler. Sultan, onlara hapsedilmelerinin sebebini sordu.
Papazlar, “Biz, Bizans’ın en ileri gelen papazları idik. İmparatorun zulüm ve işkencelerinden, yaptığı rezalet ve
sefahatten dolayı kendisini ikaz edip, sonunun yakın olduğunu söyledik. O da, bize kızdı zindanlara attırdı”
dediler. Fatih Sultan Mehmet Han, papazların ellerine serbest dolaşma belgesi verip, memleketini gezip
görmelerini, Osmanlı Devleti hakkında kendisine görüşlerini bildirmelerini istedi. Papazlar, İstanbul’da bir
çarşıya girip, sabahın erken vaktinde bir şeyler almak istediler. Siftah yapan bir dükkândan, komşuları siftah
yapmadan ikinci bir şey alamadılar. Anadolu’ya geçtiler dolaşırken, ezan okunmaya başladı. Kimse dükkânını
kapatmaya bile lüzum görmeden camiye gittiler. Hiç kimse, bir başkasının malına, canına, ırzına, namusuna
zarar vermeyi aklından bile geçirmiyordu. Papazlar, bütün bu hadiselerden dolayı şaşkına döndü. Kaç şehir
dolaştıkları halde, bir mahkemeye tesadüf edemediler. Her kasabada kâdı var, fakat dava yoktu. Hırsızlık yok,
katillik yok, namussuzluk yok, eşkıyalık ve dolandırıcılık yok, kötülük yoktu. Birkaç ay dolaştıktan sonra, şehrin
birinde bir mahkemenin olacağını haber alıp, oraya koştular. “En sonunda Osmanlının aksak yönünü yakalarız
ümidiyle dinleyici olarak içeri girdiler. Davalı ve davacı geldi. Kâdı yerine geçip meseleyi dinledi. Adamlardan biri
anlattı: “Efendim, bendeniz bu din kardeşimin tarlasını arzu ettiği fiyat üzerinden satın aldım. Birkaç sene ekip
kaldırdım. Fakat bu sene çift sürerken, sabanımın demirine bir şey takıldı. Kazıp çıkardım. İçi altın dolu bir küptü.
Küpü götürüp, daha önce tarlayı satın aldığım bu kardeşime vermek istedim. O kabul etmedi: ‘Ben tarlamı, altı
ve üstüyle birlikte sattım. Onun ekip kaldırdığında bir hakkım olmadığı gibi, toprağın altında da bir hakkım
olamaz’ dedi.” Üç papaz, altın küpünün kimin olacağına dair mahkemeyi ibretle seyrediyorlardı. Tarlanın yeni
sahibi çıkarttığı altın küpünü eski sahibine vermek istiyor, “Toprağın altında küpün varlığından haberdar olsaydı,
bana orayı satmazdı” diyordu. Eski sahibi ise, “Efendim, durum kardeşimin anlattığı gibi vaka oldu. Ancak,
bendeniz ona, o tarlayı, altı ve üstüyle birlikte sattım. Onun ekip kaldırdığında bir hakkım olmadığı gibi, toprağın
altında da bir hakkım olamaz. Senelerdir ben o tarlayı sürerim, benim nasibim olsaydı ben bulurdum” diyordu.
Kâdı efendi, bu iki müslüman arasında hüküm vermekte güçlük çekmedi. Çünkü birinin temiz ve saliha bir kızı,
diğerinin de salih bir oğlu vardı. (Bu gençleri evlendirelim, bu küp altın da onların düğün hediyesi olsun) diye
teklif yaptı. Onlar da kabul ettiler. Davayı böylece halletmiş oldu. Papazlar da şaşkınlıktan ne yapacaklarını
bilemez bir halde oradan ayrıldılar. Papazlar, Anadolu seyahatlerine devam ettiler... Yine bir gün, bir
mahkemeye şahit oldular. Kâdı efendi, davacıya söz verdi. O da meseleyi şöyle anlattı: “Bir hafta önce bu
kardeşimden bir at satın aldım. Evime götürüp bakımını yaptım. Ancak birkaç gün sonra at rahatsızlandı. Atın
daha önceden hasta olması mümkün olabileceği gibi, ben aldıktan sonra da hastalanması mümkün idi. Atı satın
aldığım arkadaşa bir şey diyemedim. Gelip durumu size arz edeyim ki, aramızı bulasınız diye düşündüm. Ancak o
gün sizi bulamadım. Siz şehir dışına gitmiştiniz. Siz geri gelmeden de at öldü. Hükmünüzü talep ederim.” Kâdı
efendi düşündü. At ölmüş, onlar arasında dava bitmişti. Suç kendisinindi. Atı satanı suçlayamazdı. Çünkü atın
durumu ortaya çıkmamıştı. Öbürü de vaktinde müracaatını yapmıştı. Tek eksik taraf; kendisinin şehirde, vazife
yerinde bulunmaması idi. O halde atın ücretini o ödemeliydi. Atın fiyatını öğrenip, kendi cebinden bedelini
verdi. Böyle âdil bir kâdı efendinin ve böyle âdil bir mahkemenin mevcudiyetini akıllarına sığdıramayan Bizans
papazlarının, hayretlerinden ağızları açık kaldı. Evet, adaletin böyle anlatıldığı bir tarihten şuan ki duruma nasıl
geldik biz? BİZE NE OLDU DA şuan adaletin ve adil yönetimin olmadığı bir düzene geçtik millet olarak. Hata
bizde mi, hata geçmişte mi? Yanlış nerede başladı da bir türlü bu yanlışı düzeltip eski Türk Milleti, Türk Adalet
Düzenine geçemiyoruz bizler. Sorunun kaynağı aslında o kadar çok ki en başta yanlışlarla dolu eğitim sistemimiz,
sonra aile içinde bozulan saygı, sevgi, huzur… Adalet sistemi kayırma sistemine döndü. Şimdi mümkün mü,
Cumhurbaşkanını mahkemede yargılamak ki ondan geçtik bir milletvekilini mahkemeye çağırmak. Adalet, böyle

bir tarihten şimdi ki duruma nasıl geçti, tartışılacak bir konu ama bu gerçekten fazlasıyla acı verici bir durum
bizler için. Adaletten söz edemeyen bir millet, eğitime güvenmeyen bir gelecek ve aile olmaktan korkan bir
gençlik var artık. Nitekim bu durum böyle giderse gelecek nasıl vahim bir hal alacak düşünmek dahi istemiyoruz.
Bizler biran önce insanların huzur ve refah içinde yaşadığı o güzel tarihlerimizden ilhan alıp, bu yanlışlıkları
düzeltmeye gayret etmeliyiz. Artık bazı yanlışlara gözlerimizi kapatmaktan vazgeçip, adalet yerini bulana kadar
adil yargılama düzeni yeniden gelene kadar sözümüzden vazgeçmemiz gerekmektedir.

YAZIYI PAYLAŞ!

İlk Yorum Yazan Sen Ol!

YAZARIN SON 5 YAZISI
22Eyl

Kaftanın Üstüne Aba Giyinmek

01Eyl

İmtihan

24Ağs

Emanet

03Haz

Önce Sağlık

26Nis

Biz Sustukça...